23 Ocak 2010 Cumartesi

DERTLER SARMIŞKEN DÖRT YANIMIZI İNTERNETTEN BİRER HOBİ Mİ EDİNSEK?

Yaka paça bizi köşeye kıstıran olaylar, minicikler aslında hayatın bütününün içinde... Hatta alt alta koyduğunuzda aynı market faturası gibiler, bakiyesi çok ama eldekiler ile belki bir file ancak dolar. Günümüz insanının kafası da, elleri de hiç boş kalmıyor işte bu nedenle. Oysa ki cepler kime sorsak hep boş. Bu dertlerin sağlığımıza yaptığı etki de malumunuz. Peki ya toplum sağlığına etkileri? Salgın hastalıklar nasıl ki onbinlerce insanı öldürebiliyor, stres de bulaşıcı. Şu anki içerikleri ile kitle iletişim araçları ve popüler öğretiler de aynı şekilde milyonların akıl sağlığını bozmuyor mu? Ben bu kez diyorum ki, teknolojinin nimetinden bir kapı açsak kendimize, hem eğlensek hem de stresimizi olumlu bir alana yöneltsek nasıl olur?




Son günlerde ekranımızda sıkça telaffuz edilen bir kaç unsur var. İstanbul'un kültür başkenti oluşu konusu gündemden düşmüyor, bu güzel vesile bir göklere çıkıyor, bir yerden yere vuruluyor. Bu yıl bu konuda çok şey okuyacak, dinleyecek ve düşündürüleceğiz. Bu kapsamda çok kültürlülüğün anlamını tam olarak veren bir kitap var elimde. Bizzat bu zamanları Türkiye'de yaşamış olan, muzip ve akıcı dili ile beni etkileyen Macar yazar Mikes Kelemen, bu konudaki eşsiz örneklerden birini ortaya koymuş. Yazarın anlattığı anekdotlar, saray hikayeleri, bizzat deneyimlediği o döneme ait uluslararası siyasetin işleyişine ilişkin izlenimleri çok enteresandır. Tekirdağ'da ünlü Macar kahramanı Rakoczi ile bugün müze olarak korunmakta ve ziyaret edilebilmekte olan köşklerinde yaşadıkları günleri bir günlük, mektup, hatırat dili ile okuyup bir yabancının gözünden o günlerin Osmanlılarını değerlendirmenizi dilerim. Yazar eğlenceli diliyle hasreti, memleket özlemini ve aynı zamanda minneti de mektuplarında anlatmış. Yüzyıllar da geçse üzerinden o kadar benzeşiyor ki insanlık değerleri ve yaşamın insanoğluna kattıkları, böyle bir hatırat bunu bir kez daha idrak etmemi sağladı.



Tüm zamanların en güzel iletişim tekniklerinden olan mektuplaşmanın nasıl da güçlü bir anlatım dili var. Hem yazana hem karşı tarafa umut, merak, huzur ve daha bir çok dolu dolu his yaşatıyor aynı anda. Dostça bir yüceltme ile hitap ediliyor alıcıya. Şimdiki e-postalarda ise bunların hiç biri kalmadı, sadece kopyala yapıştır, ilet. Facebook biraz daha farklılaştırdı olayı, izle ve izlet eklendi bu duruma. Ne izliyoruz ve ne izletiyoruz, nedir paylaştığımız, bir katkı sağlayabiliyor mu insanlara? Farmville ile bunları da sorgular olduk son dönemde. Komşuluğun bir kıymeti vardı, tarlaya da ne ekersek onu biçerdik, değil mi? Eğitici yönünü rahatlatıcı ve paylaşımcı olanaklarını kullanmayı öğrendik Internet'in. Krishnamurti'nin dediği gibi, toplum dediğimiz şey birbirimiz ile aramızdaki ilişkilerden başka bir şey değildir. İletişim de bu ilişkilerin temel unsuru, bir gösterim aracı değil midir?





Tabii ki Osmanlı döneminde ve sonrasında Cumhuriyet ile modernleşme sürecinde toplumumuz çok büyük değişimler geçirmiş. Genetik mutasyon gibi kültürel mutasyon da sürekli işliyor. Kendi değerlerine sahip çıkmayı öğretmek, dünya değerlerini de tanımasını sağlamak için Internet bulunmaz bir kaynak doğrusu. Her türlü mutfaktan yemek tariflerini bulabilir, oya işinden ebru sanatına, ahşap oymacılığına unutulmaya yüz tutmuş değerleri binlerce meraklısına kolayca farklı dillerde bile ulaştırabilirsiniz. Hem öğrenir, hem eğlenir, hem de keşfetmenin keyfini çıkarırsınız böylelikle.



İyi hobiler geliştirerek günlük zihinsel yorgunluğumuzu da atabiliriz İnternet sayesinde. Facebook ile bunları paylaşabilir, Youtube'da yemek tariflerimizi yayınlayabilir, kültürel ve unutulmaya yüz tutmuş el sanatlarını kendi yorumumuz ile yeniden canlandırabiliriz. Hatta arkadaşlarınız ile yaşam koşmacasının içinde nefeslenerek bir oyun molasında sanal da olsa buluşup keyfinizi paylaşabilirsiniz. Lise arkadaşlarınız ile beyin olimpiyatlarında boy ölçüşebilirsiniz. Her ne yaparsanız yapınız bu yeni boyutu hayatınıza katarken sınırlarını iyi belirleyin. Bilmediğiniz sokak satıcılarından nasıl ki bir şey alıp yemiyorsanız, midenizi abur cubur ile doldurursanız zararlarını göreceğini biliyorsanız, ekranın arkasında da seçici olmaya çalışmalısınız.


Herhalde insan zihni kadar bereketli bir yer yoktur, sadece çocuklukta da değil her dakika her an ne ekersek onu misli misli biçiyoruz. Ortak akıl da bu mahsülden bereketleniyor. Haberlerde ne izlersek, gazetede dergide ne okursak, hatta dizilerde izlediğimiz rol icabı oluşan olaylar bile buna dahil. Gün içinde ne yaşar ve deneyimlersek onunla çerçevelenir zihnimizdeki büyük resimler. Her birimiz "diğerleri" hakkındaki imajı bu şekilde oluşturup diğer insanlar hakkındaki izlenimlerimizi böyle şekillendiririz. Dışarıdaki bilmediğimiz dünyanın korkunç resmi! Biz bu resmi, bu çerçeveyi zihnimizden indirsek, bu kültürel salgın hastalıkları daha yararlı uygulamalar ve araçlar ile zamanla değiştirebilir miyiz?




İnternet ve diğer iletişim araçları aynı zamanda birer öğrenim sürecinin parçası. Lakin bunlar boş, gereksiz içerikli olmamalı. Hani askerde mıntıka temizliği yaptırırlar ya boşta kalan erlere, işte zihnimiz de öyle ve disipline edilmezse boş kalmaya hiç gelemez. Hemen başlar dertlenmeye, dertler edinmeye. Ondan sonra da artık depresyon mu dersiniz, dertesyon mu... bir başladı mı, biçer döver girse toplayamaz sonrasında. Ondandır ki ıslah etmek lazım fikirleri de tıpkı ayrık otları gibi. Tabii ki dertler olacak, olmalı da. Mühim olan köklenmeden söküp atmak gereksiz dertleri ve kederleri, ki sevinçler yeşerebilsin yerlerinde. Çocuklara da büyüklere de araştırmayı, gelişmeyi ve daha iyi olanlara yönelmeyi öğretebilmeli Internet. Belki de öğrenmenin ne kadar eğlenceli olduğunu tekrar keşfedebiliriz bu sayede yeniden...




Herkese iyi bir Şubat tatili diliyorum. Tatilde nasıl vakit geçirilecek, neler öğrenilecek, en çok neler yapılacak iyi bir şekilde gözlemleyelim ve sonraki haftalarda da neler yapabiliriz konusunda eğlenceli ve öğretici örneklerimizi çeşitlendirelim.



YAZAN:SEVAL ÖZBALCI

14 Ocak 2010 Perşembe

3D YENİ YIL TEBRİĞİ


Bir seyir defteri olmalı teknolojinin. Hani şu bakınca "aaa evet bak cepten mesaj göndermek o zamanlar daha gündeme girmemişti..." diyebileceğimiz, lakin ne yazık ki yok. 2012 sendromu da herhalde en iyi bu seyir defterinin son yaprağını tarif ederdi şu günlerde. Gerçekten bir mesaj bombardımanı altındaymışız gibi gelmiyor mu size de? Cep mesajlarını geçtim, panolar, tv ekranları, vitrinler, web siteleri, internette her köşe başı... Bundan 20 yıl öncesinde, lise yıllarımızda kitlesel iletişimin bu kadar "yaygın" şekilde hayatımıza girmesi hayal bile edilemezdi. Şu anda ise şuursuz bir dinamik mesaj bombardımanı ile savaşıyor beyinlerimiz.


Peki ya televizyonların, radyoların, gazete ve dergilerin bu eğlence ihtiyacında yeri nedir? Interneti ayrı bir kaba koyalım şimdilik. Düşünün, öyle büyük bütçeli filmler çekiliyor ve öyle bir pazara pazarlanıyor ki, neredeyse bu işin teknolojisine yapılan yatırım diğer unsurların yanında çok gerilerde bir maliyet olarak kalıyor. Düşünsenize; evinizde, bilgisayarınızda, cep telefonunuzda bile artık görüntüleyici teknoloji var iken yine de sizi sinema salonuna götürüp o koltuklara oturmaya ikna edebiliyorlar. Bugün 3D yaygınlaşmaya başlıyor. Şanslı kişilerdenim ki 4D izlemişliğim var, eh yakın zamanda 5D'nin de adından bahsedildiğini duydum, İzmir'de gösterime girmiş. Bunlar üç beş zaman sonra bir harf değiştirip ceplerimize transfer oldu bilin: 3G, 4G, 5G... Geçenlerde 3G reklamı izlerken yeğenim Alp Erim sordu: "teyze ben büyüdüğümde kaç G çıkar sence?"... cevap kolay sayılmaz tabii ki. Aklımdan o anda neler geçti hemen özetleyeyim: yaklaşık yirmi yıldan bahsediyoruz diyelim, yine latin alfabesine göre ilerleyeceğini düşünürsek, 3D kare-küp falan gibi bir rasyonel sayı düzleminde devam edersek..... "Hmm... Teyzecim" dedim, "sen büyüyene kadar alfabe yetmeyebilir."


Evet, 2010 ile 3D teknolojisinin resmi yılına girdik aslında. Yani teknoloji artık boyutlanıyor. Bu şu demek: teknoloji önce masaüstümüze geldi, ondan sonra cebimize terfi (!) etti, şimdi de ruhumuza ilerliyor. Gerçeklik unsurlarını daha fazla barındıran görüntülerin içinden geçeceğiz, bir film izlerken örneğin; başrol oyuncusu yanımızdan geçerken nefesini hissedeceğiz ensemizde, Testere'yi 3D izlemek ne de ürpertici olur düşünsenize... Sadece o kadar da değil, pek yakında da hücre çekirdeğine kodlanacak görüntüler (o da yetmedi, atom çekirdeğine kadar yolu var). Bundan sonra yaygınlaşması an meselesi, bu ne demek peki? Hani yolda arabanızı sürerken bugünün imkanları ile yol kenarlarına asabildikleri o kocaman levhalar varya, hani hepimizin nefret ettiği... işte onların daha kötüsü direkt göz bebeğinizde görüntülenecek. Bunu hayal edebiliyor musunuz? Hatta, çarpmayayım diye kafanızı eğebilirsiniz dikkat edin de aldanmayın... 2010'larda teknolojinin el atabileceğini keşfettiği bu yeni boyutun bizim hayatlarımızı nasıl kirlettiğine daha da ilerleyen boyutlarda şahit olmak zorunda kalacağız. Evet, pembe gözlükler ile bakarsak o kadar güzel şeyler ile anlatacaklar ki bunları satalım diye, kimbilir neler gelecek önümüze. Önlemi alınmaz ise GDO gibi, spam mailler gibi, evlerimizdeki kablo yığınları gibi sınırları zamanında belirlenmez ise teknoloji çerçöpünün ötesinde bir sorun ile karşı karşıya kalacağız. Adeta kontrolsüz halüsinasyonlar görmemize neden olacak bu teknoloji çılgınlığı sayesinde iyiden iyiye stres ve bunalım da artacak. Ki bunlar sadece tahmin de değil, birinci ağızdan duyduğum kadarıyla şirketler bu konulardaki ar-ge çalışmaları ile ciddi ilerlemeler katediyorlar. Artık siz deyin beş, ben diyeyim 10 yıla varmaz... Belki de hayra yormak lazım, ne dersiniz?







Yeni bir onyıla girerken teknoloji çılgınlığının hayatımıza katacağı yeni boyuttan bahsetmek istedim biraz. Hepimize bunları satabilmeleri zaman alacak tabii ki, şu anda imkansız gibi geliyor değil mi? Bakın, Avatar kaç kişi tarafından izlendi, cebinizdeki telefonun maliyeti bir aylık asgari ücreti geçiyor mu, arabanız kaç model? Evinizde bir 3D oyun ve sinema odasını şimdiden planlamaya başlayın bence, hatta şöyle bir düşünürsek, biz millet olarak hazırız. Artık pek misafir gelmese de hazırda bekleyen misafir odalarımız, salonlarımız var zaten bu amaca tam uygun. Yeni bir boyut, 3D Türk usulü yaşam nasıl olacak ve nasıl bir şekil alacak kimbilir? Ben yine de evimize gelen misafirlerimizi kahve kokusu eşliğinde, alçak sedirler üzerinde, kahkaka dolu sohbetlerle, çaylı kurabiyeli oyunlar ile ağırlamayı tercih ederim doğrusu. Bütün bunların yanında mitolojik kahramanların sahnelerinden salonlara gelen tiyatro eserlerini bizlere en güzel oyunculukları ile sunan tiyatro oyuncularımızı, yazarlarımızı da vefasızlıktan bakıma muhtaç bırakmasak pek güzel olurdu.
Hepinize çok boyutlu, renkli, kutlu bir yıl dilerim.05.01.2010

YAZAN:SEVAL ÖZBALCI

DR.NİGAR TEPE-PRATİSYEN HEKİM


Temmuz 1985de Kahramanmaraş Elbistan’da doğdum. İlkokulu Demircilik İlköğretimokulunda tamamladıktan sonra ortaöğrenimime Elbistan Anadolu Lisesinde devam ettim. Anadolu Lisesinde geçen 7 yılın ardından 2003 te Dokuzeylül Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Egenin kalbinde güzel geçen 6 yıl ardından mezun olup memleketime döndüm tekrar. Şimdi Elbistan Sanayi Sağlık Ocağında görev yapmaktayım . Daha meslek hayatımın başındayım ama severek yapıyorum mesleğimi….

DİSMENORE-AĞRILI ADET GÖRME

Tıp dilinde dismenore olarak adlandırılan ağrılı adet görme toplumda oldukça sık görülen bir durumdur. Bir kerelik değil her ay tekrarlayan nitelikte olması da sosyo-ekonomik yönden kadınları rahatsız etmektedir.

Dismenore özellikle kasıklarda kramp tarzında olabileceği gibi bele, bacaklara yayılma eğilimindedir. Beraberinde baygınlık hissi bulantı kusma terleme ishal gibi bulgular görülebilir.

Neden ağrılı adet görülür?

Aslında ağrı olarak algılanan bu durum adet görme mekanizmasını bir parçası olarak ortaya çıkar. Kanamanın normal sınırlarda kalmasını sağlamak amacıyla uterus kasılır ve ağrı şeklinde hissedilir. Böyle bir ağrı kadının günlük yaşamını etkilemez ve ağrı gidericilerle kontrol altına alınabilir. Ancak kadınların onda birinde ise durum farklıdır: Adet kanamalarıyla beraber ortaya çıkan ağrı çok şiddetlidir ve günlük yaşam olumsuz etkileyecek düzeydedir

Dismenore primer (birincil) ve sekonder (ikincil) olmak üzere iki şekilde incelenir.

Primer dismenore:Altta yatan herhangi bir patoloji olmadan oluşan ağrılı adet tanımlanır. Genellikle 20-25 yaş arasındaki dönemde ve menarştan(ilk adet tarihi) 6-12 ay sonra görülür. Dismenore menarştan(ilk adetten) kısa süre sonra başlar, ağrı genellikle karın alt bölgesindedir. Kramp veya spazm şeklinde olabilir. Genellikle adet kanaması ile başlar ve 48-72 saat içinde sonlanır, muayenede pelvik patoloji yoktur.

Sekonder dismenore:Adetlerin ilk başladığı yıllarda adetler ağrılı olmayıp ,sonraki yıllarda özellikle 25 yaş sonrasında, adetlerin ağrılı olması durumudur.Ağrı genellikle adetten önce başlar, adetten sonrada birkaç gün sürebilir. Seneler geçtikçe süresi ve şiddeti artabilir. Ağrı endometriozis ve kadın iç organlarının iltihabi hastalıklarında künt (baskı şeklinde) bir karakter gösterir, polip ve rahim içi araç (RİA) varlığında kolik(batıcı tarzda) tarzına döner. Bu kadınlardan iyi bir öykü, dikkatli bir fizik muayene yapmak çok önemlidir. Çünkü sekonder dismenorede, altta yatan organik bir sebep vardır

Sekonder dismenore nedenleri ;
1-Endometriozis
2-Yumurtalık kistleri veya tümörleri
3-Pelvik inflamatuar hastalık (PID)
4-Myomlar
5-Uterus polipleri
6-Rahim içi yapışıklıklar(Aşerman sendromu)
7-Rahim içi araçlar(spiral )
8-Rahim boynu darlıkları(servikal stenoz)
9-Rahim tümörleri(collum , endometrium ca'lar)
10-İmperfore hymen (kızlık zarının tam kapalı olması)
11-Uterusun yapısal anomalileri
12-Enfeksiyonlar
Ne zaman jinekolojik değerlendirme gerekir?

Bu sancıları ağrı kesicilerle kontrol altına alınabiliyorsa ve başka bir jinekolojik belirti yoksa jinekolojik muayene gerekli degildir. Ancak adet sancıları çok şiddetli olup genel iyilik halini etkilemeye başlamışsa veya günlük yaşamı etkiliyorsa mutlaka jinekolojik değerlendirme yapılmalı ve etkili bir tedavi uygulanmalıdır.


Nasıl tedavi edilir?

Öncelikle sorunu primer ve ya sekonder olup olmadığı belirlenmelidir. Çünkü adet sancısının neden olabilecek bir durum belirlenmesi durumunda önce sorunun giderilmesi başarı şansının yükseltilmesi açısından önemlidir.

Muayenede hiç bir jinekolojik sorun saptanmadığında ilk basamak tedavi ağrı kesicilerdir. Tercih ağrı kesiciler "nonsteroid anti inflamatuar analjezikler" adı altında gruplandırılan ağrı kesicilerdir . Adet kanaması başlamadan 24 saat öncesinde doktor önerisine göre değişen dozlarda ilaçlar kullanılır ve sancı devam ettiği sürece ilaçlar alınmaya devam edilir.

Ağrı kesici ilaçlara yanıt alınamayan durumlarda ikinci basamak tedavi çoğu durumda doğum kontrol haplarıdır. Adet sancısı ile yumurtlama arasında yakın bir ilişki sözkonusu olduğundan yumurtlamanın doğum kontrol haplarıyla ortadan kaldırılması ağrıları çoğu durumda etkili bir şekilde kontrol altına alır.

İkinci basamak tedaviden de fayda görülememesi ileri inceleme gerektiren bir durumdur. Bu amaçla gerekli ön hazırlığı takiben laparoskopi adı verilen yöntemle karın boşluğu incelenir. Bu incelemede genellikle saptanan sorun endometriyozistir.

Nasıl önlem alınmalıdır?

Dismenore alınacak bazı basit önlemler ile bir miktar engellenebilir. Örneğin adet kanaması öncesinde ve esnasında kahve, çay, kola, çikolata gibi kafein içeren gıdalardan uzak durulması, karın bölgesine masaj yapılması, uzun süre ayakta durmaktan ya da yürüyüş yapmaktan kaçınılması şikayetler üzerinde olumlu etki yaratır. Aşırı yorgun, sinirli kişilerde adet sancısı daha fazla görülür. Bu nedenle kanama esnasında dinlenmek son derece önemlidir. Yine kabızlığı olanlar bu sancıları daha şiddetli yaşarlar. Lifli gıdaların bol tüketilmesi kabızlığı önler. Bol miktarda su içilmesi, sigaradan uzak durulması, fazla miktarda alkol tüketilmemesi gibi basit ve kısa süreli önlemler ile sancılı adet kanamaları biraz daha rahat geçirilebilir.

YAZAN:DR.NİGAR TEPE-PRATİSYEN HEKİM

KISIRLIĞA SOSYO-KÜLTÜREL BİR BAKIŞ

“ Aslan gibi oğlumu heba ettin…Geliiinnn geliiinnn…olmaz olaydın…!!! “
“ Olmaz olasıca…ondan koca olaydı bir yavru verirdi gül gibi kızımın kucağına…çokta bir işe yarıyomuş gibi… “
“ Yeter artık…ben torun istiyorum…kuma getirteceğim üstüne valla böyle giderse…tak etti canıma…yeter…!!! “

Hayır…bunlar Türk Film ve dizilerinden alınmış sözler değil.Ne yazıktırki hala çok sık karşılaştığımız aile dramlarının başlangıç evresinden bazı konuşmalar.

Yıl 2009, Tıpta çok önemli ve güzel gelişmeler kaydedilmiş, Türk doktorları tüm dünya ile bilimsel işbirliğinde ve hatta dünya tıbbına çok önemli katkılar sağlayan keşiflerde bulunmakta.Yukarıdaki konuşmalarla tezat gibi görünüyor değilmi, ama maalesef öyle değil.Hele ki bir tüp bebek merkezinde sürekli hastalarla içli dışlıysanız bu tabloyu çok daha net bir şekilde görebiliyorsunuz.


İşin ilginç tarafı bunun ekonomik düzeyle ilgili gibi görünmesine karşın gerçeğin hiçte öyle olmadığı.Evet belki ekonomik düzeyle sosyo-kültürel gelişme bir anlamda paralellik gösteriyor gibi gözüksede iş çocuk sahibi olmaya, kısırlığa gelince bu paralellik bozuluyor.İşin içine çevresel faktörler, aile, eş-dost, hayata bakış açısı v.b. birçok etken giriyor.

Bu o kadar geniş ve dallanabilecek bir sorun ki çok çeşitli varyasyonlarıyla karşılaşabiliyoruz. Şöyleki, Çift biribirini çok sevmekte, entellektüel ve kültürel açıdan kendilerini geliştirmiş olmalarına rağmen bazen kısırlık tedavisi olduklarının gizli tutulması yönünde bize ayrıca ricada bulunuyorlar. Elbetteki ayrıca böyle bir ricaya gerek olmadığı, hasta hakları ve hasta-hekim arasındaki herşeyin adli olaylar dışında bir sır olarak kalacağı ahlaki ve hukuki yönden bilinen bir gerçek. Ancak öyle durumlar oluyorki çift bunun için ayrıca bir uyarıda, bir ricada bulunma ihtiyacı hissediyor.

Bir diğer durumda erkek faktörlü kısırlıkta yaşanıyor. Çoğunlukla erkek ya da erkek tarafı durumu kabullenmek istemiyor, yadsıyor. Yıllarca hiç spermiogram yaptırmamış ve sürekli kadın açısından kısırlığın araştırıldığı vakalar var. Hâlbuki basit bir tetkik yıllardır süren bu korku, endişe, stres dolu süreci çok mutlu bir sona dönüştürebiliyor.


Bu tür örnekler çoğaltılabilir, o kadar çok değişik türden hikâyeler var ki. Ancak bunların yanında çok güzel gelişmelere de tanık oluyoruz. Ekonomik düzeyi ne olursa olsun, bu olguyu içlerinde hazmetmiş ve gerçekten çocuk sevgisi ve özlemiyle yanıp tutuşan ve bunun için hem çift olarak hem de her iki tarafın ailesi olarak çok hoşgörülü, çağın tıbbi gereklerini yerine getirecek ve bazı toplumsal baskıları üzerinden atmış örnek hikayelerle de karşılaşıyoruz.
Bu gibi örnek hikayelerin çoğalması ise sanırım öncelikle bizlerin sorumluluğunda, yani kısırlık olgusuyla tıbbi açıdan ilgilenen biz hekimler ve sağlık çalışanlarının. Doğru bilgilendirme ve doğru yönlendirme aslında her işin başı ve çoğunlukla sorunun çözümü için en önemli aşama. Ancak bunun yanında iyi yönde de kötü yönde de bu tür şeylerin yaygınlaşmasında çok önemli bir faktör yer alıyor; “Kulaktan Kulağa İletişim “ İnsanlar, evet bugün tv, internet, basın v.s yoluyla bilgilenmekte ancak çoğunlukla birbirleriyle olan sohbetlerinden elde ettikleri izlenimler daha etkili olmakta. Bu aşamada ise biraz önce bahsettiğim doğru bilgilendirme ve yönlendirme bir kez daha ve çok etkili bir biçimde devreye giriyor.

Bununla ilgili olarak bizzat içinde bulunduğumuz ortamlarımız var. Evet, hasta-hekim ilişkisi olarak birebir, yüz yüze görüşmelerde üzerimize çok sorumluluk düşüyor. Ancak birde, örneğin bizim kendi çiftlerimizin tedavi süresince konaklamalarını sağladığımız bir “ Konuk Evi “ miz var. Hayal edin, burada tedavileri süresince konaklamakta olan çiftlerin birbirleriyle olan sohbetlerini. Yukarıda bahsettiğim şeyler ne kadar etkin olmaya başlıyor. İşte tam bu aşamada, biz sağlık çalışanlarına düşen sorumluluk çok önem kazanıyor. Konukevimizde çiftlerimizin tedavi süresince doğru bilgilenmeleri adına bazı faaliyetler düzenliyoruz. Bunlar bazı bilgilendirme toplantıları olabileceği gibi, sohbet tarzında konuşmalara kadar geniş bir yelpazeyi içeriyor.


Henüz tedaviye başlamamış, bu konuda tam bir bilgi sahibi olamamış ve bu yüzden de doğal olarak ne yapacağını henüz bilemeyen çiftlerimiz içinde bilgilendirme toplantıları yapıyoruz. Çeşitli yollarla ki bunlar seminerler, tv programları, e-bültenler v.s ile bu çiftlerimize ulaşmaya ve doğru bilgilendirme ve yönlendirmeye çalışıyoruz.

Bütün bunlar, biz sağlık çalışanlarının üzerine düşen sorumluluklar. Peki ya birey ve toplum olarak sizlerin üzerine düşenler. Kısırlık ile yakından ya da çevresi sebebiyle veya başka şekillerde ilgilenmiş kişilere de büyük sorumluluklar düşmekte. Yazının en başında ki konuşma örneklerini hatırlayın.

Sizlerden ricam, böylesine hassas bir konuda sizlerin de üzerine düşeni yapması. Gerçekten maalesef bu olumsuz örnekler yaşanmakta ve çiftlerimiz yıllarca maddi-manevi kayıplara uğramakta hatta ve hatta bazı aile dramlarına sebep olmakta.

“ Canım… güzel gelinim… kızım benim… sıkmayın canınızı , neyse çaresine bakacağız, bak tıp ne kadar ilerledi, hiç merak etme sen kınalı kuzum… “
“ Aslan damadım benim, yiğit oğlum, yüreğini daraltma sen… Allah’ın izniyle hayırlısı olsun…Bak ne olmazlar oldu, Allah razı olsun doktorlardan…neyse hal çaresi bulacağız…yiğit oğlum benim… “
“ Sağlık olsun be evlatlarım…olur o da olur…sizin gibi evlatlar vermiş Allah bana, hamdolsun, hayırlısıysa torun da olur…daraltmayın yüreğinizi… Ha öyle yengenler, konu komşu ne der diye de hallenmeyin…anlarlar onlarda anlarlar… “


Bu konuşmaları daha çok duymak ve doğru bilgilendirme ve yönlendirmeyle çocuk sahibi olmak isteyen her çiftimizi mutlu sonuçlara ulaştırabilmek dileğiyle.Sevgi ile kalın…

YAZAN:DR.MELİH NURAN

ÇOCUĞUNUZU DİNLEYİN


Aslında ailelerin sağlıklı bir ilişki için yapması gerekenler sandığımız kadar zor değil..Ebeveynler çocuklarıyla sağlıklı bir ilişki kurması için onları bir şey anlatırken tüm dikkatleriyle dinlemesi, beden diliyle de dinlediğini göstermesi gerekir.Çocuklarla kurulan ilişkinin niteliği ve çocuk yetiştirme şekli bir değişim içindedir.Çünkü şu an içinde bulunduğumuz zaman bir gelişim, değişim zamanı. Örneğin teknolojideki gelişmeler. Aklımızın alamayacağı nitelikte günlük yaşantımızı kolaylaştıracak birçok makine yapılıyor. Bu değişim ve gelişim, insanları özellikle çocukları büyük oranda etkiliyor.


Çocuğu Bir Birey Olarak Kabul Etmek

Ailelerin çocuklarıyla sağlıklı bir ilişki kurmak için yapmaları gerekenler aslında çok zor şeyler değildir.Çocuğumuzun kendi başına düşünebilen, davranışlarını kontrol edebilen, onu kontrol eden birisi olmadan da duruma uygun davranışlar gösterebilme becerisine sahip bir birey olabilmesi için öncelikle çocuğumuzu bir “ birey” olarak kabul etmeliyiz. Onun dünyasını anlamaya çalışmalıyız. Bunu yaparsak çocuğumuzun duygularını, ihtiyaçlarını, isteklerini daha iyi anlayabiliriz. Çocuğumuzla yakın bir ilişki kurmalıyız. Ancak bu sayede çocuğumuzla kurduğumuz ilişki sağlam bir temelde gelişir. Bu ilişkiyi de çocuğumuzla birlikte vakit geçirerek, beraber bir şeyler yaparak örneğin oyun oynamak, gezmek, parka gitmek, tiyatroya gitmek gibi bazı faaliyetlerle sağlayabiliriz.Ailelerin çocuklarıyla yakın bir ilişki oluşturmak için onları dinlemeleri gerekir.Bunu yapmak hiç de zor değil. Tabi ki bunu yaparken çocuklarımızı sorgulamamalıyız. Onlar bize bir sorununu anlattığında onları küçümsememeliyiz, onların duygularıyla alay etmemeliyiz..Bunda Korkulacak Ne Var? Demek Doğru DeğilAnne babaların bir şeyden korkan çocuğa "Bunda korkacak ne var, hiç bundan korkulur mu?" demesi doğru değildir.Çocuğunuz size bir sorununu anlattığında siz de hemen ona öğüt veriyorsanız, çocuk muhtemelen sizinle konuşmaktan vazgeçip iletişimi koparabilir. Burada eğer karşımızdaki kişinin bir sorunu varsa onun ihtiyacı, onu anlayan birisi tarafından dinlenilmektir. Onu yargılamadan, eleştirmeden onu dinleyebilecek birisine ihtiyaç duyar. Dinlenen çocuklar sevildiğini ve önemsendiğini hisseder. Eğer biz çocuklarımızı dinlemezsek onlar içlerine kapanabilir ya da onları dinleyebilecek aile dışından başkalarını aramaya başlarlar. Kabul görmek ve anlaşılmak insana o kadar iyi gelir ki, insan kendini dinleyene karşı sıcak duygular besler. Bu arayış içindeykende onları yanlış yönledirebilecek kişilerlede karşılaşabilirler. Sizler çocuklarınızı dinlerseniz, onlar da sizi dinlemeyi öğrenirler.


Çocuğunuzu Nasıl Dinlemelisiniz?

Çocuklarımız bizlere bir şey anlatırken tüm dikkatimizi onlara vererek dinlemeliyiz. Jest ve mimiklerimizle yani beden dilimizle de onu dinlediğimizi göstermeliyiz. Onu dinlerken söylediklerini bir iki cümleyle özetleyerek ifade etmeliyiz. Böylece onu dinlediğimizi, onu anladığımızı hisseder. Ayrıca dinlenen çocuğun konuşması gelişir. Bazen çocuğumuz bizimle konuşmak istediğinde eğer onu dinlemeyecek durumdaysak bunu çocuğumuza anlayabileceği bir dille açıklamalıyız. Ayrıca onu ne zaman dinleyebileceğimizi de söylemeliyiz ve o zaman geldiğinde onu dinlemeliyiz.Yorum yapmadan sadece dinlenilmek bile ona iyi gelecek,kabullenilme,dikkate alınma duygularını yaşatacaktır.

Lütfen onlara biraz zaman ayıralım….Sevgiyle ve sağlıcakla kalın….
YAZAN:DR.RUKİYE OPAN USANMAZ-PRATİSYEN HEKİM

DR.RUKİYE OPAN USANMAZ-PRATİSYEN HEKİM

Soğuk bir eylül sabahında Eskişehir'de açtım gözlerimi dünyaya,senesinin önemi yok...İlk ,orta ve liseyi evime mümkün olan en yakın okullarda bitirdim.Üniversitede de "ben anamdan babamdan ayrılmam"diyip Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okudum.Ama hayat hep baba ocağında ,ana kucağında geçmiyor tabii.Kalbimi çalan bir delikanlının peşinden gidip İstanbul'a yerleştim.Birkaç yıl devlet tecrübesinden sonra kendimi Amerikan Hastanesi Kalp cerrahisi yoğun bakım doktoru olarak özel sektörün kollarına attım.Uzatmayayım şimdi nerdeyim diye sorarsanız Kuşadası'nda oturan Aydın Türktelekom Müdürlüğü'nün işyeri hekimliğini yapar durumdayım.Melekler kadar güzel bir kızım,paşa bir oğlum var...

13 Ocak 2010 Çarşamba

ÖZEL MEGAPARK HASTANESİ

ÖZEL MEGAPARK HASTANESİ

TELEFON:0344 444 4600

FAX

MAİL

ADRES



HASTANEDE ÇALIŞAN DOKTORLAR



1-ORTOPEDİ

****OP.DR.ÖMER YAVUZ-ORTOPEDİ UZMANI

****OP.DR.AHMET KAPTANOĞLU-ORTOPEDİ UZMANI



2-GENEL CERRAHİ

****OP.DR.A.FEHMİ UÇANKALE-GENEL CERRAHİ UZMANI

****OP.DR.HALİL İBRAHİM GÖK-GENEL CERRAHİ UZMANI



3-KBB-KULAK BURUN BOĞAZ

****OP.DR.M.HANİFİ DAĞOĞLU-KBB UZMANI

****OP.DR.TUĞRUL ERGİN-KBB UZMANI



4-KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM-JİNEKOLOJİ VE OBSTETRİK

****OP.DR.MAHİR OLGUN

****OP.DRÜMMÜHAN ARIGÜLOĞLU

****OP.DR.ERDAL ARIGÜLOĞLU

****OP.DR.MÜJGAN ÖZDARENDELİ

****OP.DR.ALPARSLAN ÖZDARENDELİ



5-ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI-PEDİYATRİ

****UZM.DR.HASAN AKSÜT

****UZM.DR.ALİHAN HATİPOĞLU

****UZM.DR.TURAN DERME



6-CİLDİYE-DERMATOLOJİ

****UZM.DR.PERİHAN ÖZTÜRK



7-FİZİK TEDAVİ VE REHABİLİTASYON-FTR

****UZM.DR.SEZAİ ŞAHİN

****UZM.DR.BETUL BAKAN



8-KARDİYOLOJİ

****UZM.DR.SALİH ALTINEL



9-ÜROLOJİ-BEVLİYE

****OP.DR.ORHAN SÜNBÜL

****OP.DR.ENVER DOBOOĞLU



10-GÖĞÜS HASTALIKLARI

****UZM.DR.MURAT AVŞAR



11-NÖROLOJİ-BEYİN VE SİNİR HASTALIKLARI

****UZM.DR BİNNUR BAŞDEMİR



12-İÇ HASTALIKLARI-DAHİLİYE

****UZM.DR.M.YAVUZ ARAS

****UZM.DR.MEHMET ŞENEL



13-NÖROŞİRURJİ-BEYİN VE SİNİR CERRAHİSİ

****OP.DR.ŞEFİK YEŞİLKILIÇ



14-ANESTEZİ VE REANİMASYON

****UZM.DR.MUSTAFA KÜÇÜKPINAR

****UZM.DR.HAKAN



15-BİYOKİMYA

****UZM.DR.İBRAHİM BAKAN



16-KLİNİK MİKROBİYOLOJİ VE İNFEKSİYON HASTALIKLARI-İNTANİYE

****UZM.DR.KAZIM KARAGÖZ



17-RADYOLOJİ

****UZM.DR.VELİ BAL



18-ACİL SERVİS-PRATİSYEN HEKİMLER

****DR.OKTAY TOLGA BÜYÜKHİLAL

****DR.ALİ ÜNSAL

****DR.M.BÜLENT İYİDOĞAN

****DR.VAHİT HİKMET OCAK

****DR.CİHANGİR ÖZDEMİR

7 Ocak 2010 Perşembe

GOOGLE NEXUS ONE






Google'in heyecanla beklenen Android 2.1 işletim sistemli ve kendi logosunu taşıyan akıllı telefonu Google Nexus One dünyanın en büyük tüketici elektroniği fuarı CES 2010 da tanıtıldı ve ABD'de satişa sunuldu. Google'ın denetiminde HTC firmasının ürettiği telefon Android işletim sisteminin bilinen özelliklerine eklenen yeni özellikleriyle tüketiciye sunuldu.

Apple firmasının iphone 3G S modeliyle karşılaştırılan telefon 32 gigabyte'a kadar genişleyebilen harici belleğiyle öne çıkıyor. Fotoğraf makinası 5 MP telefon saniyede 20 karelik mpeg4 video kayıdı yapabiliyor. Google Nexus One Android telefonlarda bir ilk olan aktif gürültü engelleyici mikrofona sahip.

Android 2.1 işletim sistemini kullanan diğer telefonlardan en önemli farkı ise daha çok oyuncak özelliklerinin bulunması. Google Maps Navigasyon yazılımı bunlardan biri.

İnternet tarayıcısı, telefon rehberi, mesajlar, Facebook ve Twitter uygulamaları sanal klevye yerine doğrudan konuşularak da kullanılabiliyor.

Sizlere Google Nexus One ile iphone 3 G S arasındaki karşılaştırma tablosunu sunuyoruz.

ÖZELLİK.... GOOGLE NEXUS ONE.........IPHONE 3 G S
---------------------------------------------------------------------------
*ÖLÇÜ............................-119*59.8*11.5 mm............................................-115.5*62.1*12.3 mm
*AĞIRLIK.....................
.....-130 gr..........................................................-135 gr
*KAPASİTE .......................-512 mb dahili, 32 gb harici..................................-16 veya 32 gb dahili
*İŞLEMCİ..........................-1 Ghz...........................................................-833 Mhz
*EKRAN............................-800*480 piksel................................................-480*320 piksel
*KAMERA..........................-5 megapiksel..................................................-3 megapiksel
*VİDEO KAYIT....................-720*48* piksel saniyede 24 resim.........................-640*480 piksel saniyede 30 resim
*KONUŞMA SÜRESİ..............-3G görüşme 7 saat, 2G konuşma 10 saat.................-3G konuşma 5 saat, 2G konuşma 12 saat

*STAND-BY SÜRESİ...............-290 saat.........................................................-300 saat
*İNTERNET KULLANIMI.........-3G telefonda 5 saat..........................................-3G telefonda 5 saat
*VİDEO PLAYBACK..............-7 saat ve üstü................................................-10 saat ve üstü
*SES PLAYBACK..................-20 saat ve üstü...............................................-30 saat ve üstü
*İŞLETİM SİSTEMİ...............-Android 2.1....................................................-Mac OSX
*FİYATI...........................-530 USD.......................................................-2 yıllık kontratlı başlangıç fiyatı 199 USD

SEVAL ÖZBALCI


6 Eylül 1974 Manisa doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi Manisa'da tamamladım. 1993 yılında Celal Bayar Üniversitesi Bilgi İşlem Daire Başkanlığı'nda Bigisayar İşletmeni olarak göreve başladım.
1996 yılında Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümünü, 2001 yılında ise Celal Bayar Üniversitesi'nde İşletme Yüksek Lisans eğitimimi tamamladım. 1999 yılından bu yana aynı üniversitenin Web Adminlik görevini yürütmekteyim. 2007-2008 yıllarında ABD'de University of the Incarnate Word'de Uluslararası Eğitim Girişimciliği alanında PhD eğitimi aldım.

Çok iyi derecede İngilizce bilmekteyim. Bekar ve çocuksuzum.

5 Ocak 2010 Salı

İNTERNETİN NİMETLERİ ÇOK AMAN DİKENLERİNE DE DİKKAT EDELİM

Ben sizi kısa süre de olsa kafanızdaki gereksiz dertlerden farklı bir-iki noktaya götürmek istiyorum. Kimilerinizin farkında olduğuna emin olduğum detaylar bunlar, kimilerine göre çok gerekli, kimilerine göre ise değil. Teknolojinin beraberinde getirdiği bazı nimetler sayesinde, öncelikle işimize gelen, göze hiç batmayan, ancak sonrasında birilerinin art niyetle bazı açıklarından kazanç sağlamaya başladığı yeni bir dünyada yaşıyoruz. Nedir bu nimetler ve nasıl bizim hayatımıza giriyorlar, beraberinde neler getiriyorlar?



Her sabah olduğu gibi bu sabah da ilk iş gelen mesajlarımı kontrol ettim. Mesajların kimileri hoşuma gitti okudum, kimileri ise gereksizdi, sildim attım. Hergün bu kontrol işlemi bir kaç dakikamı alıyor. Çok mu zaman alıcı, sayılmaz. Lakin bazı şeyler var ki evet diyorum sanırım bu mesajı onuncu defadır alıyorum. Size de geliyordur onlardan, tantralar, testler, güzel yazılar, slaytlar, hatta kimileri arkadaşımsan bana geri gönder bile diyorlar. Gönderiyor muyum? Hayır. Neden peki, çok sevdiğim arkadaşlarıma bu güzel ileti ile onları ne kadar düşündüğümü ifade edebilecek iken, neden göndermiyorum? Öncelikle bu iletiler rahatsız edici olabiliyor, gereksiz trafik oluşturabiliyor, alıcıların adreslerinin istenmeyen kişilerin eline geçmesine neden olabiliyor. Bu nedenle çoklu alıcıya göndermem gereken önemli bir ileti olduğunda alıcıların adreslerini bcc (gizli alıcı) kısmına yazıp ileti metninden silerek gönderiyorum. Böylece, gerçekten bir ileti kirliliği oluşturmamak için üzerime düşeni yapmış oluyorum, ikincisi gönderilmesi durumunda sakınca oluşturabilecek adres bilgilerinin kişilerin bilgisi olmaksızın başka alıcıların eline geçmemesi için dostlarımın adreslerini de güvence altına almış oluyorum. Bu iki küçük ince fikir, son derece basit uygulaması olan ve pek çok yönden bizi spam ya da izinsiz gönderilerden ve virüslerden koruyacak etkili birer tedbirdir. Eposta göndermenin bedava olmasından mıdır, bu konuda bir hayli dikkatsizce davranılıyor. Oysa ki okunması çok fayda sağlayacak bir çok ileti de arada kaynamış oluyor.


Bilmem bilir misiniz, Amerika'da reklam, promosyon gibi tanıtıcı görüşmeler yapmak için telefon ile arayanların çok fazla oluşu herkesin ortak derdidir. Cep telefonlarında da ev telefonlarında da sesli mesaj bırakmak çok yaygındır. Telesekretere hergün birkaç mesaj bırakır bu arsız kişiler. En azından bu durumu Holywood filmlerinden hatırlayacaksınız. Bu aramaları almamak gibi bir şansınız yoktur, bir şekilde size ulaşırlar. Uydu cihazı pazarlamacısı, banka promosyoncuları, insan kaynakları şirketleri, emlakçılar, aklınıza gelmeyecek birçok ürün için aranırsınız. Hem de bu kişiler size doğrudan isminiz ile hitap ederek mesaj bırakırlar, sanki tanışıyormuşçasına. İnsanlar şirketleri dava ederler bu aramaları nedeniyle -bize düşünmesi bile güç gelse de- tazminatlarını da alırlar üstelik. Bizim memleketimizde de usul usul bu tür rahatsız edici durumlar başlıyor gibi. Bundan çok kısa bir gelecekte muhtemelen bu tür durumları engellemek için ek ücret isteyecekler birileri bizden, telefon şirketleri ya da aracı şirketler. Hatta bankalar aramalara başladı bile, yakında diğerleri de girer bu yoldan reklam işine. Şu anda aramaların yaygın olmamasının tek nedeni halen şehiriçin telefon görüşmelerimizin faturalandırılıyor olmasıdır, ücretsiz olduğunda kimse engel olamayacak. Eh, vakti de geliyor gibi, e-postalar haline geldiğinde şaşırmamak lazım değil mi? Bizim anayasal ve hukuki anlamda bu tür durumlardan korunmamız söz konusu bile değilken bu durum ile nasıl başedebileceğimize dair bir fikri olan var mı acaba?


Son olarak bu iki örneği hassas bir noktaya bağlamaya geldi sıra. Pek çoğumuzun çocuk yetiştirme konusunda ebeveynlerimizden farklı uygulamaları var, diğer yandan ortak dertleri olduğu gibi. Bu dertlerden biri de internet ortamından erişilen bilgisayar oyunları. Hem günümüz teknolojisinin sunduğu imkanlardan çocuklarımızı yararlandırma arzusu, hem de yeni neslin oyun alanı konusundaki sıkıntısı birden bire bilgisayar oyunlarını bir tür can simidi haline getirdi. Güvenip de sokağa salınamayan çocuklar evlerde rahat, göz önünde dursun diye ya tv ya da pc ile yaşar hale geldi. Ancak dikkatinizi çekmek istediğim kısım ne ergonomik, ne sosyal, ne de sıhhi açından bu durumun çocuk üzerinde oluşturduğu haller değil. Tüm bunları herkes kendi alanına göre işleyebilir, az çok düşünebilir. Benim dikkatinizi çekmek istediğim çocukların web üzerinden erişmeye çalıştığı oyun sitelerindeki reklamlar. Bu reklamlar cidden +18 uyarısı taşıyacak kadar kötü, keşke siteye girişte bir önlem olsa, lakin maalesef. Biz cebimizi dolduralım da para nasıl gelirse gelsin gözüyle bakan ve sayıları giderek artan bir kesim var. Bu kesime kapitalizm çocukları da diyebiliriz. Bu gençler paranın getirdiği zenginliğin koşulsuz müreffehlik sağlayacağına iman etmiş gibiler adeta. Aralarında bir tür alışveriş ve sınıflandırma var. Bir yanda 250 kontöre web kamerasında kendine izleyici arayan kızlarımız, diğer yanda bunların reklamlarını yaparak ya da bin türlü akılalmaz sahtekarlık ile web sitelerinden para kazanmayı, zararlı içerikleri bilgisayarlara bulaştırmayı beceri sanan çocuklarımız var. Bunlar pervasızca suç işliyorlar, bilgisayarın başında çocuklarınız güvende değil. Bu nedenle, benim en çok kafama takılan da savunmasızca ekranın karşısına oturan küçük çocuklarımız, ki bu çocuklarımızın yaş aralığı 3 ila 12 arasında değişmektedir. Yanlışlıkla ya da meraktan bu bağlantılara gitmelerinin çok kalay olduğunu, göreceklerinin üzerlerinde nasıl bir etki oluşturacağını hiç düşündünüz mü? Çocuk internetten bedava oyun oynuyor. Peki ya bu değirmenin suyu nereden dönüyor, düşündünüz mü?


Teknolojinin sağladığı nimetler bir yanda, hayatımıza kattığı dertler ise diğer yanda. Her nimet gibi elbette teknoloji de dikenli telleri ile geliyor. Tedbirler alınması mümkün, lakin bizler daha altyapısı bile hazır olmayan bu teknolojileri hızlıca sindirmeye çalışıyoruz. Yalnızca kablo çekmek ile bir teknoloji gelmiş olmuyor. O teknolojiyi yüzüne gözüne bulaştırmadan kullanmanın yolunu da göstermek gerekiyor. Ebeveynlere ve öğretmenlere bu konuda çok iş düşüyor. Lütfen çocuklarımızı bu konuda dikkatli olmak için eğitelim.



YAZAN:Seval Özbalcı, 17 Aralık 2009

DR.M.BÜLENT İYİDOĞAN-ACİL HEKİMİ


12-05-1968 Adana doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi Adana'da tamamladım. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden 1993 yılında mezun oldum. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta görev yaptım. 2008 yılından beri özel bir hastanede görev yapmaktayım.



Orta derecede İngilizce bilmekteyim. Evli ve Onur adında bir çocuk babasıyım.

YÜKSEK TANSİYON HASTALIĞI-HİPERTANSİYON

Tansiyon, kanın damar duvarına yaptığı basınç etkisidir. Kalp kanı pompaladığında, atardamarların duvarı daha çok gerilir; bekleme sırasında ise bu gerginlik azalır. Yani iki farklı tansiyon vardır. İlki pompalama sırasında, daha fazla olanı. Buna büyük ya da sistolik tansiyon diyoruz. İkincisi, kalbin istirahati sırasında, daha düşük olanı. Buna da küçük ya da diastolik tansiyon diyoruz. Sadece bir kez tansiyon ölçülmesi ile tansiyon hastalığı tanısı konmamakla birlikte bu kişiler riskli hastalık(hipertansiyon) sebebi ile dikkatli takip edilir en az bir hafta sabah ve akşam olmak üzere en az günde iki kez tansiyonu ölçülmelidir. Bu ölçümlerde de tansiyonu yüksek çıkarsa tansiyon ilacı verilmelidir.

TANSİYONUN ÖNEMİ NEDİR?
Tansiyon ne kadar yüksekse, damar duvarı o kadar çok zorlanır. Yani o kadar çok bozulur. Öyle bir kaç ayda değil ama uzun yıllar bu zorlanma devam ederse, damar duvarı sertleşmeye başlar. Damar duvarı sertleştikçe tansiyon daha da yükselir. Tansiyon daha da yükselince, damar duvarı da daha çok bozulur. Bu kısır döngü, giderek daha kötüye doğru devam eder. Damar duvarının bu bozulup sertleşmesine, “damar sertliği” ya da “atherosklerozis” denir.
Damar yapısı bozulunca kanın taşınma işlemi bozulur, hücreler de görevlerini yapamaz hale gelir, hatta ölürler. Vücudun her yerinde damar olduğu için vücudumuzun her yeri etkilenir. Ama bazı yerler, daha da çok etkilenir.


En başta kalbi besleyen damarlar (yani koroner damarlar) etkilenir. Kalbi besleyen damarlar birden tıkanırsa, “kalp krizi” dediğimiz durum ortaya çıkar. Kalp krizi o kadar ağır bir hastalıktır ki, kriz geçirenlerin dörtte biri hastaneye bile yetişemeden ölür. Dörtte bir kadarı da hastanede, doktorların müdahelesine rağmen hayatlarını kaybederler.


Kalpten sonra en çok etkilenen ikinci organ beyindir. Beyindeki damarların tıkanması ya da bazen yırtılıp kanamaları yüzünden “felç” oluşur.

Üçüncü sırada alt üyelere yani uyluk, bacak ve ayağa giden damarların tıkanması vardır. Onlar tıkanınca “gangren” denilen ve tıkanan yerde çürümeye neden olan, o yüzden de kesip çıkarılmalarını gerektiren hastalık gelişir.

Damar sertliğinin çokça etkilediği ve bizim için önemi fazla olan iki organ daha vardır. Bunlar göz ve böbrektir. İlki körlüğe, ikincisi idrarın atılamamasına kadar gidebilen kötü sonuçlar doğurabilir


Tansiyon, zarar vermek için bazen yıllarca damarların bozulmasını beklemez. Damarda önceden var olan bir baloncuk (anevrizma), tansiyon yükselince patlayıp, ani ölüme neden olabilmektedir. Ya da, kalp pompası bir başka nedenle bozulmuşsa, yükselen tansiyon, kalp yetmezliğini ölüme götürebilecek kadar kötüleştirebilir.



Nasıl herkesin boyu farklı farklıysa, tansiyonu da farklıdır Yaş ve kilo arttıkça, genelde tansiyon daha yüksektir. tansiyon ne kadar artarsa, tansiyona bağlı hastalıkların ve ölümlerin o kadar arttığı görülmüştür. Önceleri büyük tansiyonu 165, küçük tansiyonu 95 mmHg ‘dan daha yüksek olanların tedavisinin gerektiği düşünülüyordu. Günümüzde, bu sınırlar daha aşağı indirildi; 140 ve 90 olarak. Yani büyük tansiyonu 140 ve/veya küçük tansiyonu 90'ın üstündekilerin yüksek tansiyonu olduğu kabul ediliyor ve bunlara “HİPERTANSİYON HASTASI” deniyor. Şeker hastalığı ve böbrek hastalığı gibi damar sertliği için riskli hastalıkları olanlarda, bu sınırlar şimdiden aşağı çekildi. Bu tür riskli hastalıkları olanlarda tansiyonun 130/85'in altına inmesi isteniyor. Tansiyon ne kadar düşükse, tansiyonun yol açtığı sorunlarla karşılaşma riski o kadar azalıyor. Kilo ne kadar fazlaysa, tansiyon da o kadar artmaktadır. Kiloda her yüzde 10'luk artış, tansiyonu 7 mmHg artırmaktadır.

Yüksek tansiyon sorunuyla karşılaşmamak ya da varsa yoluna koyabilmek için, belki de ilk yapılması gereken şey, insanların kilo almamaları ya da kilosu fazla olanların zayıflayabilmeleridir. Hareket, hem kiloyu azaltmamıza katkı sağladığından, hem de, kiloyla ilgisi olmadan, doğrudan doğruya, tansiyonun düşmesine ve yükselmemesine yardım eder. Günlük yaşantımızda daha hareketli olmalıyız. Mesela, asansör yerine merdiveni kullanmak, uzak olmayan yerlere araba yerine yürüyerek gitmek, evde televizyon karşısında zaman geçirmek yerine parkta gezinmek gibi. Düzenli spor veya egzersiz yapmalıyız. Herkesin kolayca yapabileceği şey, tempolu yürümektir. Tansiyon konusunda en çok konuşulan mineral sodyum yani sofra tuzunun esasıdır. Hem tansiyonu yüksek birinde tansiyonun düşmesi, hem de tansiyonu normal birinin daha düşük değerlere sahip olması ya da tansiyonunun yükselmemesi için tuzun kısıtlanması gerektiği çok eskiden beri bilinmektedir. Günde 2.4 g'dan daha az sodyum yani 6 gr'dan daha az sofra tuzu tüketilmesi önerilmektedir. Ancak herkes tuz kısıtlamasına aynı ölçüde yanıt vermemektedir. Tuz kısıtlamasına yeterince yanıt vermeyenler hayli fazladır. Bu durum, “tuza direnç” olarak adlandırılır. Tuza direnç, yüksek tansiyonluların %30-50'sinde, normal tansiyonu olanların %15-25'inde görülmektedir. Üstelik bunlarda tuzu artırmak da tansiyonda yükselme yapmamaktadır.



Tansiyona etkisi en fazla tartışılan şeylerin başında bazı mineraller gelmektedir. Üstünde en çok durulanlar potasyum, kalsiyum ve magnezyumdur. Ama tuzdan yani sodyum mineralinden farklı olarak, bu minerallerin azaltılması değil, arttırılması tavsiye edilmektedir.
Potasyum, daha iyi bir tansiyon için, daha fazla alınması gerektiği konusunda, herkesin üstünde anlaştığı bir maddedir. Günde 3.5 gramın üstüne çıkılması önerilmektedir. Sodyum ne kadar düşük, potasyum ne kadar fazlaysa, tansiyon o kadar iyi olmaktadır. Bir çalışmada, potasyum alımını yalnızca yarım gr kadar artırmanın, felç riskini %40 azalttığı gösterilmiştir. Doğru olan şey potasyum tuzları alımı değil potasyumdan zengin besinlerle bunu vücuda almaktır. Bunun içinse, bol sebze-meyve tavsiye edilmektedir. Özellikle, 100 gr'daki potasyum açısından, kahve, kuru baklagiller, fındık, marul, maydanoz, ıspanak, patates, enginar, muz, havuç başta gelen besinler olarak sayılabilir. Daha az yağ ve daha çok lif tüketmenin, kilo vermenin ötesinde, tansiyona yarar sağladığı iddia edilmektedir. Gerçekten de, yalnızca bitkisel besinlerle beslenenlerde ,her türlü besinle beslenenlere göre (tuz tüketimleri anlamlı farklı olmasa bile) daha az tansiyon yüksekliği görüldüğü bildirilmiştir. Buna karşılık bir çalışmada günde 3,7 gr balık yağının yaşlılarda, hafif bir tansiyon düşmesi sağladığı yayımlanmıştır. Kimileri kahve gibi, kafeinli içecekleri de az tüketmeyi önermektedir. Doymuş yağlar ve kolesterol başta olmak üzere yağların azaltıldığı, tuzca fakir, potasyum, magnezyum ve kalsiyumdan zengin bir diyet tansiyon hastalarının uyması gereken diyettir.




Bu amaçla

*Hayvansal yağlar ve kırmızı et azaltılır,
*Azalan kalori, -posadan zengin- taneli tahıl ve karbonhidratlarla telafi edilir,
*Potasyum, magnezyum ve posa kaynağı olarak bol sebze ve meyve tüketilir,
*Protein ve kalsiyum, potasyum, magnezyum kaynağı olarak az yağlı veya yağsız süt ve süt ürünleri tüketimi artırılır,
*Protein, posa, potasyum, magnezyum kaynağı olarak yağlı tohumlar ve kuruyemiş ile baklagiller arttırılır.


YAZAN: DR.M.BÜLENT İYİDOĞAN

31 Aralık 2009 Perşembe

DOĞRU TANSİYON ÖLÇÜMÜ NASIL YAPILIR?

Tansiyon ölçümü doğru olarak yapılmazsa sonuç ta doğru çıkmaz ve bu bizi yanıltır. Doğru tansiyon ölçümü için cihaz seçimi ve ölçme tekniği en önemli faktörlerdir. Dijital tansiyon aletleri çok doğru sonuç vermemektedir. Eğere dijital tansiyon aleti kullanacaksak el bileğinden değil koldan ölüm yapanları tercih etmek daha doğrudur.

Tansiyon ölçümü yaparken önemli olan bazı noktaları şöyle sıralayabiliriz:

*Tansiyon aletinin manşonunun boyutu çok önemlidir. Manşonun genişliği kol boyunu üçte ikisi (2/3) kadar olmalıdır.
*Egzersiz sonrası tansiyon ölçümü yapılmamalıdır. Tansiyon en az 25 dk dinlenme sonrası ölçülmelidir.
*Tansiyon ölçümü sırasında hasta rahat bir pozisyonda olmalıdır. Oda ısısı uygun, ortam gürültüsüz olmalıdır.
*Son yarım saat içerisinde çay, kahve, alkol, sigara kullanılmamış olmalıdır.
*Kol kalp seviyesinde tutulmalıdır. Manşon kalp seviyesinde sarılmalıdır, baska bir deyişle manşon kolun 1-2 cm üstüne sarılmalıdır.
*Manşonu pompa ve göstergeye bağlayan iki hortum kolun üstünde kalacak sekilde manşon sarılmalıdır.i
*Tansiyon ölçümü yapılan kol alttan desteklenmelidir, desteklenmezse kişi kolun düşmemesi icin kendini sıktıkça tansiyon ölçümü yanlış çıkar. Bu şekilde yapılan ölçümlerde sonuç %10 kadar yüksek çıkabilir.

NESLİHAN AKKAYA GÜLER


ÖZGEÇMİŞ

1975 yılında Mersin'de doğdum. İlk- orta ve lise öğrenimimi Mersin'de yaptım.Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi İstatistik Bölümünü bitirdim.1997 Yılında Dr Özgür Güler ile evlendim ve 9 yaşında bir kızımız var.2004 yılında kötü bir tesadüfle MS hastası olduğumu öğrendim ve o günden beri de MS hastalığı ile savaşıyorum.Bir çok yerde çalıştım ve ayrıldım.Son olarak İş Bankasından MS hastalığının verdiği rahatsızlık nedeniyle ayrılmak zorunda kaldım. Şu anda resim yapıyorum, yüzüyorum ve ara sırada ev hanımlığı yapıyorum.

MULTİPL SKLEROZ - MS(EMES) HASTALIĞI



Multpil Skleroz (MS) hastalığı sinir sisteminde oluşan otoimmüin bir hastalıktır. Bu hastalık değişik şekillerde kendini gösterebilir. Hastalık en çok beyaz, renkli gözlü ve 25-45 yaş aralığındaki bayanlarda görülür. Erkek hastalarda daha az görülmesine rağmen görülen erkek hastalarda daha agresif seyreder. MS tanısı koymak oldukça zordur.

Hastalık, sinir sistemimizde sinirlerimizin dışını kaplayan miyelin kılıfın hastalığıdır. Vücut kendi kendine miyelin kılıfı yabancı bir madde olarak görür ve savaş açar. Vücudun diğer hücreleri de miyelin kılıfı korumak için üzerini bir kılıfla kaplar. Bu kılıfın oluştuğu yerlere demiyelizan plak denir. Bu plaklar beyinden gelen iletilerin ilgili organa iletilmesini ya geciktirir ya da hiç iletemez. Böylece hastalığın rahatsızlık veren kısmı başlamış olur.


Hastalık tanısı konmadan önce, nörolojik muayene yapılır, MR çekilerek düşünülen tanı desteklenmeye çalışılır. Eğer MR da tanıyı destekleyen cevaplar veriyorsa hastane ortamında BOS (Beyin-Omurilik Sıvısı) alınır. Beyin Omurilik Sıvısı testlere gönderilir. Olası testlerin MS i destekleyip desteklemediğine bakılır. Daha sonra da hastanın EEG si çekilerek hastanın sinirlerinin elektrik şoklarına nasıl tepkiler verdiği gözlenir.


MS tanısı konduktan sonra hastaneye yatış yapılır. Hastanede her sabah erken saatlerde ( saat 5,5- 6 gibi ) öncelikle mideyi koruyacak mide ilaçlarından alınır ardından 1 gr’ lık prednoller IV olarak (damar yoluyla) seruma katılarak alınır. Bu ilk hastane yatışta 5 gün= 5 doz, ikinci yatışta 7 gün= 7 doz daha sonraki yatışta da 10 gün= 10 doz alınır. Eğer hastaneye 3. kez yatılmışsa takip eden zamanlarda interferon tedavisine başlanır. İnterferon tedavisi zor ve zahmetli bir sürecin başladığı anlamına gelir.

İnterferon tedavisinin değişik şekilde olanları vardır. İnterferon tedavisi, insülin iğnelerine benzer fakat ağrılı olabilir. Bunlardan birisi gün aşırı vurulan, diğeri de her gün vurulan iğnelerdir. İnterferon iğneleri ilk vurulduğu 15- 20 gün grip benzeri kırgınlık, halsizlik ve yorgunluk yapabilir.

MS hastalığı tanısının kişiye konmuş olması, kişi açısından çok zor ve zahmetli bir sürecin başlaması anlamına gelir. Kişi öncelikle hasta olduğunu kabullenmelidir. Hastalıkla savaşmak hastalığı yenmenin ilk adımıdır. Hastanın güçlü olması ve bu hastalığı yenebileceğini kendisine söylemesi ve buna inanması gerekmektedir. Hastalığı yenebilmenin en önemli yolu moralini bozmamak, sinirlenmemek ve yorulmamaktır.

Hastalık ataklarla seyreder ve atakların sayısı kişiden kişiye değişebilir. Bazı insanlarda hayatı boyunca yaşadığı atak sayısı sadece bir iken bazı hastalarda da daha agresif seyredebilir ve geçirdiği atak sayısı çok fazla olabilir.

Yazan:Neslihan Akkaya Güler