Yaka paça bizi köşeye kıstıran olaylar, minicikler aslında hayatın bütününün içinde... Hatta alt alta koyduğunuzda aynı market faturası gibiler, bakiyesi çok ama eldekiler ile belki bir file ancak dolar. Günümüz insanının kafası da, elleri de hiç boş kalmıyor işte bu nedenle. Oysa ki cepler kime sorsak hep boş. Bu dertlerin sağlığımıza yaptığı etki de malumunuz. Peki ya toplum sağlığına etkileri? Salgın hastalıklar nasıl ki onbinlerce insanı öldürebiliyor, stres de bulaşıcı. Şu anki içerikleri ile kitle iletişim araçları ve popüler öğretiler de aynı şekilde milyonların akıl sağlığını bozmuyor mu? Ben bu kez diyorum ki, teknolojinin nimetinden bir kapı açsak kendimize, hem eğlensek hem de stresimizi olumlu bir alana yöneltsek nasıl olur?
Son günlerde ekranımızda sıkça telaffuz edilen bir kaç unsur var. İstanbul'un kültür başkenti oluşu konusu gündemden düşmüyor, bu güzel vesile bir göklere çıkıyor, bir yerden yere vuruluyor. Bu yıl bu konuda çok şey okuyacak, dinleyecek ve düşündürüleceğiz. Bu kapsamda çok kültürlülüğün anlamını tam olarak veren bir kitap var elimde. Bizzat bu zamanları Türkiye'de yaşamış olan, muzip ve akıcı dili ile beni etkileyen Macar yazar Mikes Kelemen, bu konudaki eşsiz örneklerden birini ortaya koymuş. Yazarın anlattığı anekdotlar, saray hikayeleri, bizzat deneyimlediği o döneme ait uluslararası siyasetin işleyişine ilişkin izlenimleri çok enteresandır. Tekirdağ'da ünlü Macar kahramanı Rakoczi ile bugün müze olarak korunmakta ve ziyaret edilebilmekte olan köşklerinde yaşadıkları günleri bir günlük, mektup, hatırat dili ile okuyup bir yabancının gözünden o günlerin Osmanlılarını değerlendirmenizi dilerim. Yazar eğlenceli diliyle hasreti, memleket özlemini ve aynı zamanda minneti de mektuplarında anlatmış. Yüzyıllar da geçse üzerinden o kadar benzeşiyor ki insanlık değerleri ve yaşamın insanoğluna kattıkları, böyle bir hatırat bunu bir kez daha idrak etmemi sağladı.

Tüm zamanların en güzel iletişim tekniklerinden olan mektuplaşmanın nasıl da güçlü bir anlatım dili var. Hem yazana hem karşı tarafa umut, merak, huzur ve daha bir çok dolu dolu his yaşatıyor aynı anda. Dostça bir yüceltme ile hitap ediliyor alıcıya. Şimdiki e-postalarda ise bunların hiç biri kalmadı, sadece kopyala yapıştır, ilet. Facebook biraz daha farklılaştırdı olayı, izle ve izlet eklendi bu duruma. Ne izliyoruz ve ne izletiyoruz, nedir paylaştığımız, bir katkı sağlayabiliyor mu insanlara? Farmville ile bunları da sorgular olduk son dönemde. Komşuluğun bir kıymeti vardı, tarlaya da ne ekersek onu biçerdik, değil mi? Eğitici yönünü rahatlatıcı ve paylaşımcı olanaklarını kullanmayı öğrendik Internet'in. Krishnamurti'nin dediği gibi, toplum dediğimiz şey birbirimiz ile aramızdaki ilişkilerden başka bir şey değildir. İletişim de bu ilişkilerin temel unsuru, bir gösterim aracı değil midir?

Tabii ki Osmanlı döneminde ve sonrasında Cumhuriyet ile modernleşme sürecinde toplumumuz çok büyük değişimler geçirmiş. Genetik mutasyon gibi kültürel mutasyon da sürekli işliyor. Kendi değerlerine sahip çıkmayı öğretmek, dünya değerlerini de tanımasını sağlamak için Internet bulunmaz bir kaynak doğrusu. Her türlü mutfaktan yemek tariflerini bulabilir, oya işinden ebru sanatına, ahşap oymacılığına unutulmaya yüz tutmuş değerleri binlerce meraklısına kolayca farklı dillerde bile ulaştırabilirsiniz. Hem öğrenir, hem eğlenir, hem de keşfetmenin keyfini çıkarırsınız böylelikle.

İyi hobiler geliştirerek günlük zihinsel yorgunluğumuzu da atabiliriz İnternet sayesinde. Facebook ile bunları paylaşabilir, Youtube'da yemek tariflerimizi yayınlayabilir, kültürel ve unutulmaya yüz tutmuş el sanatlarını kendi yorumumuz ile yeniden canlandırabiliriz. Hatta arkadaşlarınız ile yaşam koşmacasının içinde nefeslenerek bir oyun molasında sanal da olsa buluşup keyfinizi paylaşabilirsiniz. Lise arkadaşlarınız ile beyin olimpiyatlarında boy ölçüşebilirsiniz. Her ne yaparsanız yapınız bu yeni boyutu hayatınıza katarken sınırlarını iyi belirleyin. Bilmediğiniz sokak satıcılarından nasıl ki bir şey alıp yemiyorsanız, midenizi abur cubur ile doldurursanız zararlarını göreceğini biliyorsanız, ekranın arkasında da seçici olmaya çalışmalısınız.

Herhalde insan zihni kadar bereketli bir yer yoktur, sadece çocuklukta da değil her dakika her an ne ekersek onu misli misli biçiyoruz. Ortak akıl da bu mahsülden bereketleniyor. Haberlerde ne izlersek, gazetede dergide ne okursak, hatta dizilerde izlediğimiz rol icabı oluşan olaylar bile buna dahil. Gün içinde ne yaşar ve deneyimlersek onunla çerçevelenir zihnimizdeki büyük resimler. Her birimiz "diğerleri" hakkındaki imajı bu şekilde oluşturup diğer insanlar hakkındaki izlenimlerimizi böyle şekillendiririz. Dışarıdaki bilmediğimiz dünyanın korkunç resmi! Biz bu resmi, bu çerçeveyi zihnimizden indirsek, bu kültürel salgın hastalıkları daha yararlı uygulamalar ve araçlar ile zamanla değiştirebilir miyiz?

İnternet ve diğer iletişim araçları aynı zamanda birer öğrenim sürecinin parçası. Lakin bunlar boş, gereksiz içerikli olmamalı. Hani askerde mıntıka temizliği yaptırırlar ya boşta kalan erlere, işte zihnimiz de öyle ve disipline edilmezse boş kalmaya hiç gelemez. Hemen başlar dertlenmeye, dertler edinmeye. Ondan sonra da artık depresyon mu dersiniz, dertesyon mu... bir başladı mı, biçer döver girse toplayamaz sonrasında. Ondandır ki ıslah etmek lazım fikirleri de tıpkı ayrık otları gibi. Tabii ki dertler olacak, olmalı da. Mühim olan köklenmeden söküp atmak gereksiz dertleri ve kederleri, ki sevinçler yeşerebilsin yerlerinde. Çocuklara da büyüklere de araştırmayı, gelişmeyi ve daha iyi olanlara yönelmeyi öğretebilmeli Internet. Belki de öğrenmenin ne kadar eğlenceli olduğunu tekrar keşfedebiliriz bu sayede yeniden...

Herkese iyi bir Şubat tatili diliyorum. Tatilde nasıl vakit geçirilecek, neler öğrenilecek, en çok neler yapılacak iyi bir şekilde gözlemleyelim ve sonraki haftalarda da neler yapabiliriz konusunda eğlenceli ve öğretici örneklerimizi çeşitlendirelim.
YAZAN:SEVAL ÖZBALCI